Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

(Son Güncelleme: 12.01.2018) Eğer mimarsanız, mimarlığın herhangi bir konu ile ilgili bir alanda çalışıyorsanız, bu konuda eğitim aldıysanız, güzel sanatlar çalışma konunuz veya ilgi alanınızsa ya da siz de mimari ve şehircilik konularına meraklıysanız, Paris’te mutlaka görmeniz gereken bir müzeden, Cité de l’Architecture’den bahsetmek istiyorum bu yazıda sizlere.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Trocadéro Meydanı’nda bulunan Cité de l’Architecture & du Patrimoine, Fransız mimarlık tarihi ve ulusal mirası açısından zengin bir koleksiyonu barındıran eşsiz bir müze. Toplam 22.000 metrekarelik bir alanda sergilenen sayısız eser başta mimarlıkla ilgilenenler olmak üzere, sanat meraklıları, kentleşme konularına ilgi duyan kişiler tarafından da gezilebilecek şahane bir yer.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

16. arrondissement‘da, Eyfel Kulesi‘nin en güzel göründüğü yerlerden biri olan Trocadéro Meydanı‘nın hemen sol tarafında yer alan Palais de Chaillot bünyesindeki müzeye gelmek için 6 ya da 9 numaralı metro hatlarının “Trocadéro” istasyonunda inmeniz yeterli. İstasyonun Tour Eiffel çıkışından çıktığınızda hemen solda karşınıza çıkacak. Cité de l’Architecture, gerek kalıcı eserleri ile gerekse geçici sergileri ile adından çok söz ettiriyor. Cité de l’Architecture (site dö larşitektür ya da site dö lağşitektüğ) Palais de Chaillot’un sol tarafındaki bölümde yer alıyor. Aynı binada bir de Chaillot Tiyatrosu bulunuyor. Diğer kanatta ise Denizcilik Müzesi – Musée de la Marin ve İnsan Müzesi – Musée de l’Homme bulunuyor. Oraları da görmenizi öneririm.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Kalıcı eserlerin bulunduğu giriş kattaki salonlarda, özellikle kültür mirası eserlerinden örneklerin yer aldığı büyük dış cephe örnekleri, sütunlar, kapılar, detaylar ve çeşitli maketlerle çok görkemli bir sunum hazırlanmış. Burayı gezerken ortaçağ müzesi geziyormuş hissine kapılıyorsunuz; öyle ki Quartier Latin’deki Musée de Cluny – Ortaçağ Müzesi‘nde bile böyle eserler yok.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Öyle ufak tefek şeylerden söz etmiyorum; eski bir kilisenin dev ön cephesi, kapısı, çatı detayı, heykel örnekleri ve hatta dev heykel grupları şeklinde düzenlenmiş oldukça büyük eserler sergileniyor bu katta. Çağdaş mimari bölümlerini gezmek içinse üst kata çıkmanız gerekiyor ama sabırlı olmanızı, bu katı ihmal etmemenizi öneririm.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Bu müzeyi gezişlerimden birinde, orta çağda yapılmış kiliselerin dış cephelerindeki heykellerin neden bu kadar ürkütücü olduğunu, bunların insanları kiliseye davet eder değil, insanı korkutup kaçıracak bir şekilde durdukları konusunda İspanyol mimar arkadaşım Carmen ile yaptığım bir sohbette bana, o zamanlar kiliselerin ve dinin korkutucu bir rol üstlendiğini, bu şekilde halkın üzerinde baskı kurarak iktidarlarını koruyabildiğinden söz etmişti…

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Gördüğünüz gibi din korktucu bir role bürünerek insanları nasıl da etkisi altına alabiliyor… Ah bu orta çağ yok mu… Avrupa’da dinin yaşamın merkezine konulduğu, dış dünyanın din ekseninde açıklanmaya çalışıldığı yıllar. İslam devletlerininse bilimde büyük atılımlar yaptığı, kültürünün altın çağını yaşadığı yıllar hani. 21. yüzyılda bir şeyler size tanıdık geliyor mu?

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Her neyse, demem o ki mimari, insan yaşamını derinden etkiliyor. Özellikle şehir planlaması ve kamunun kullandığı ortak bina ve alanların dizaynı hayatımızda belirleyici roller oynuyor. Tarih boyunca nereden nereye geldiğimizi, şu an hangi noktada olduğumuzu anlamak içinse bu tür müzelerin, sadece güzel şeyler görmekten öte çok daha fazla bir anlam ifade ettiğini düşünüyorum.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

İçinde bulunduğunuz Palais de Chailot’nun sol kanadındaki yarım daire şeklinde devam eden dev salonlarında ilerlerken, giriş katının en sonunda, dini yapılarını ve dönemin diğer mimari eserlerini süsleyen bu heykellerin, oyma ve kabartmaların nasıl yapıldığını gösteren interaktif bir bölüm var, oraya da bakmanızı öneririm. Örnek kalıplara dokunabiliyor, eserlerle etkileşime geçebiliyor, o zaman her şeyi daha iyi anlayabiliyorsunuz.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Bu kanadı bitirdikten sonra bir yandaki dev koridorlara geçmenizi öneririm. Aslında müzeye ilk girdiğinizde de bir sağ-bir sol ilerlemeniz mümkün, çünkü siz soldan yürürken diğer koridorun penceresinden görünen Eyfel Kulesi manzarasının sizi kendine çekeceğinden eminim ama bence benim önerdiğim rotayı izleyin. Önce sol koridoru bitirip sonra sağdaki koridordan yürüyerek başlangıç noktanıza geri dönün derim.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Buraya kadar olan bölüm orta çağın mimari anlayışını yakından tanımak içindi. Bu müzeye asıl gelmemizi sağlayan, çağdaş mimarinin geçirdiği aşamaları kavramak için gezeceğimiz asıl bölümse üst katta. Dilerseniz merdivenle dilerseniz asansörle bir üst kata çıktığınızda ikinci bir müzeye gelmiş gibi oluyorsunuz. Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim; mimarlık ve şehircilikle ilgilenenlerin Paris mimarisinin gelişimini incelemek için gezebilecekleri bir başka yer de Bastille tarafındaki Pavillon de l’Arsenal.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Bu kattaki modern ve çağdaş eserler bölümünde yakın dönem mimari gelişimi, örnek uygulamaların projeleri ve maketleri, çok sayıda sunum ve döküman ziyaretçilerin ilgisine sunuluyor. Benim gibi çocukluğunuz ve ilk gençlik yıllarınız bütün gün maketler yapmakla, mimari çizimlerle ve desen çalışmalarıyla geçtiyse, bu gördüğünüz maketler size çok daha büyülü görünecektir. O zamanlar hep bir mimar olmak isterdim ben; bütün günümü çizimler, maketler yaparak geçirirdim…

CNIT (Solda) – Grande Arche de la Défense (Sağda)
Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Bu salonda Fransız mimarlık tarihine damgasını vurmuş önemli eserlerin maketlerini ve plan detaylarını incelemeniz mümkün. Beni en çok etkileyen iki maket, La Défense projesinin iki önemli eseri CNIT ve Grande Arche de la Défense oldu. Onların bir zamanlar birileri tarafından düşünülüp tasarlanmış olması, şimdiyse yıllardır oldukları yerde yaşamımızın içinde yer alması çok garip bir duygu. Mimariyi bu yüzden bu kadar çok seviyorum belki de. Burada sadece hayata geçirilmiş projelerin değil, vaktiyle tasarlanmış ama gerçekleştirilememiş yapıların da maketleri var. Yapılsalardı hayatlarımız başka başka şekillenecekti herhalde.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Bu kattaki bir diğer etkileyici kısım da Paris’in maketiydi benim için. Bu maket üzerinde Paris’teki bazı önemli yapılar ve hatta artık olmayanlar gösteriliyor ayrı ayrı. Çocukken bu kadar küçük ölçekte değil ama demir arabalarlaoynamak için şehir maketleri yapardım, sokak sokak, cadde cadde, ev ev… Üstü açık mercedes’imle o sokaklarda gezerken gerçekten gezmiş gibi yaşardım o anları. O yüzden bu maketler benim için ayrı bir önemlidir.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Bu katın en dip köşesinde ise gözlerinize inanamayacağınız bir ev projesi var. 1940’larda Marsilya’da hayata geçirilmiş, modern mimarinin babası kabul edilen, benimse –mimarlık tarihi cehaletim nedeniyle olsa gerek- bir türlü ısınamadığım-Le Corbusier tarafından tasarlanmış bu konut projesinin içine girip dolaşabiliyorsunuz. Dubleks bir apartman dairesi şeklinde tasarlanmış bu örnek daire size çok şey ifade edecektir. Mimarların hayatımızdaki yerinin bu yüzden önemli olduğunu düşünüyorum. Evimizin penceresi nereye bakacak, pencereyi kapıyı hangi yöne doğru açacağız, odanın neresinde oturup kime hangi açıdan bakacağız, bunlar hep mimarların hayatımızı gizliden gizliye yönetme konuları değil mi…

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Bu evi gezdikten sonra pencere tarafına geri dönerseniz, hemen evin yanından koridorun devam ettiğini göreceksiniz. İçeri doğru devam ederseniz de solda, bu yazının kapak fotoğrafında gördüğünüz fotoğrafı çektirdiğim, bu müzeden Eyfel Kulesi‘nin en güzel göründüğü yeri göreceksiniz. İleride ve sağ tarafta da yukarıda fotoğrafını gördüğünüz şapel ve kilise detaylarının olduğu bir başka büyüleyici bölüm var. Müze gezimizi böylece sonlandırıp, aşağı inerek dışarı çıktığımızda ise Trocadéro Meydanı‘nda bambaşka bir hayat bizi bekliyor.

Mimarlık Müzesi – Cité de l’Architecture

Cité de l’Architecture Çarşamba, Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri 11:00-19:00, Perşembe günleriyse 11:00-21:00 saatleri arasında açık; Pazartesi, Salı günleri ise kapalı. Ayrıca 1 Ocak, 1 Mayıs ve 25 Aralık tarihlerinde de müzenin resmi tatil nedeniyle kapalı olduğunu not edin lütfen. Müze giriş ücreti kalıcı sergiler bölümü için 8€ iken dönemsel sergiler içinse 6€-9€ aralığında değişiyor. Güncel fiyatlar, dönemsel sergiler ve diğer bilgiler için müzenin resmi web sayfasına bakmanızda yarar var. Bir de bu müze her ayın ilk pazar günü ücretsiz gezilebiliyor.

Keyifli geziler, keyifli keşifler.

 

 

Adres: Cité de l’Architecture et du Patrimoine, 1 Place du Trocadéro et du 11 Novembre, 75016 Paris

Retrieved from http://www.pariste.net/mimarlik-muzesi-cite-de-larchitecture/

The First Architecture Museum

 

İlk Mimarlık Müzesi: Dünü ve Bugünü

18/3/2018/ skopbülten / Ali Artun

Yıllardır mimarlık müzeleriyle ve bu müzelerin tarihiyle uğraşıyorum. Mimarlık müzelerini geziyorum. Gezemediklerimin kataloglarını getirtip inceliyorum. Zamanla “mimarlık müzeleri”ni incelemenin birçok güçlüğü olduğunu anladım. Bir kere bu konuda çok az kaynak var. Doğrudan bu konuyu ele alan kaynakların çoğu, müze kataloglarına yazılmış olan kısacık giriş yazıları. Mimarlık Müzesi başlığını taşıyan ancak bir kitap bulabildim; 1988’de Paris’te yayınlanmış, ama o da Ecole de Beaux Arts’la sınırlı, Fransız Akademisi’nin mimarlık koleksiyonunu kurmasıyla ilgili. İkinci ve asıl güçlük “mimarlık müzesi nedir?” sorusunun yanıtı. Nasıl sınırlandırılır, nasıl tanımlanır, nasıl kategorize edillir? Örneğin, birçok resmin ve heykelin yanı sıra, duvarlarında yerleşmenin planlarının da bulunduğu Çatalhöyük’teki 9000 yıl öncesine ait ev, veya başka bir yoruma göre tapınak, acaba bir mimarlık müzesi midir? Öte yandan, firavun mezarları, firavunların ölümden sonra da hükümlerini sürdürebilmeleri için gerekli olan bütün araç gereç, sanat, zanaat ürünlerinin derlendiği mezarlar, neden mimarlık müzeleri olmasın? Örneğin, MÖ 1333-1324 yılları arasında firavun olan Tutankhamun’un mezarı? Bu mezarda 5000’den fazla yapıntı (artifact) var. Kap-kacak, mobilya, mücevher ve değerli dokumalar var, resim ve heykeller var, ve bütün bunların yanı sıra mimari maketler var. Bugün tasarım müzesi dendiğinde ilk akla gelenler Victoria & Albert ile Paris’teki Dekoratif Sanatlar Müzesi’dir. Bu müzelerdeki, kimi aristokratların yaşadıkları mekânların dekorlarını sergileyen ve böylelikle belirli dönemlerin stilini canlandıran period rooms (dönem salonları) ile firavun mezarları arasında müzeolojik bakımdan fark yoktur. Hatta mezarlar daha temsilîdir, çünkü anlatılarını daha eklemli, daha dramatik biçimde canlandırırlar.

 

Çatalhöyük Yerleşme Planı, Anadolu Medeniyetleri Müzesi.

 

Firavun Tutankhamun’un mezarı.

 

Şimdi bana kalırsa, Çatalhöyük’teki ev de, firavun mezarları da mimarlık müzeleridir. İnsanlar kimi eserlerini koruyup biriktirdikleri zamanlardan beri mimarlıkla ilgili numunelerin, belgelerin koleksiyonlarını da yapmışlar. Bunlar ister mezar, ister saray olsun, ister arşiv veya kütüphane olsun, aynı zamanda birer mimarlık müzesidir. Hatta daha da ileri giderek, kimi kent dokularını da müze olarak inceleyebiliriz. Örneğin, Roma’da, Bizans’ta ve Bergama’da, yağmalanan antik eserlerin kullanıldığı ve bu sayede antik kültürü temellük etmeyi amaçlayan yapı adaları oluşuyor, yani sergiler oluşuyor: forumlar, kolonadlar, hipodromlar. Bunlar da mimarlık müzeleridir. Bu bakımdan Bergama gelişmiş bir örnek sayılır. Bergama antik dönemde İskenderiye’den sonraki en ileri merkez. MÖ 263-133 yılları arasındaki Attalos döneminde yağma eserlerden birtakım koleksiyonlar kuruluyor. Bunlar arasında en önemlisi, yağma heykellerin sergilendiği yapı adaları. Bu heykeller birer mimarlık temsili, çünkü o dönemde sütunların heykellerden farkı yok, ikisi de insan bedeninden türüyorlar ve heykeller de karyatidlerde olduğu gibi yapısal olarak işlev görebiliyor. Bergama’nın planlamacıları, sütun/heykelleri müzeolojik bir tasnifle, dönemlerine göre ayırarak yerleştiriyorlar ve eksik gördükleri parçaların yerini de kopyalarıyla dolduruyorlar. Yani modern müzeolojide olduğu gibi dönemsel, kronolojik bir anlatı kuruyorlar. Nitekim bu koleksiyonlardan sonunda bir “Bergama kanonu”, bir estetik ortaya çıkıyor. Kanımca, tam anlamıyla mimarlık müzeleri Bergama’daki gibi kent dokularıdır. Çünkü, pek çok müzede gördüğümüz gibi mimarlık eserlerinin çizim, maket gibi temsillerini değil asıllarını sergilerler. İşte bu konu bizi, neyin mimarlığın müzeolojik temsili sayılacağı meselesine getiriyor.

 

Erectheion Tapınağı karyatidi, British Museum.

 

Rönesans’ın “Kâğıt Müzeleri”

Nedir mimarlığın temsilleri? Foucault müzeciliğin “bütün zamanları aynı mekâna toplama, aynı mekânda yoğunlaştırma” hırsından bahsediyor. Şimdi bu ideal, koleksiyonu yapılan nesneler, sanat, sanayi veya tabiat ürünleri olduğunda kısmen mümkün. Resim ve heykeller, ya da çiçekler veya böcekler, ya da çeşitli eşyalar veya makine parçaları aynı çatı altında biriktirilip, sergilenebilir. Ama söz konusu mimarlık olunca, mimarlık ürünleri olan birtakım yapıları aynı çatı altında nasıl toplayacaksınız? Birçok yapıyı, aynı müze yapısına nasıl sığdıracaksınız? Tabii sığdıramayacaksınız. O zaman da mimarlık müzesinde sergilediğiniz hiçbir şey özgün olmayacak. Bu nedenle de müzeciliğin birinci koşulu atlanmış olacak. Mimarlık koleksiyonları birtakım kopyalardan, maket gibi simülasyonlardan, suretlerden oluşacak. İşte o nedenle 18. ve 19. yüzyıllarda gerek mimarlar, gerek sanatçılar, gerekse aydınlar Avrupa’nın her yerinden Roma’ya akıyorlar. Çünkü hakiki müze Roma. Quatremère de Quincy ve Ruskin gibi, korumacılığın ve müzeciliğin babalarına göre ideal müze “İtalya’nın kendisi”. Onlar sanat eserlerinin tarihsel çevrelerinden koparılmasına karşılar.

Ama onların idealleri zamanın aristokrat ve âlimlerinin koleksiyonculuk hırslarını dindiremiyor. Ve aynı İtalya gezilerinde mimarlık çizimleri, mimarlık kitapları, mimarlık fragmanları yağmalanmaya başlıyor ve İngiltere’deki ilk mimarlık müzeleri büyük ölçüde bunlardan oluşuyor. Örneğin Kraliyet Akademisi’nde hoca olan mimarlık âlimi Sir John Soane’un kendi adına kurduğu müze. Hâlâ ayakta olan, Soane’un 1808’de atölyesinde kurmaya başladığı müze, büyüdükçe büyüyor ve 30.000’den fazla çizimin, 252 maketin, özellikle Yunan ve Roma dönemine ait sayısız heykelin, mozaiğin, seramiğin, mimari fragmanın ve bir dolu tablonun biriktiği dev bir koleksiyon haline geliyor. Baş köşede, MÖ 1294 -1279 yılları arasında hüküm süren Mısır firavunu I. Seti’ye ait bir lahit bulunuyor. Kâğıt eserler arasında en gözde olanları ise, sanat tarihinin babası sayılan mimar-ressam Vasari’nin çizimleriyle, efsanevi Piranesi’nin (1720-1778) gravürleri.

 

Sir John Soane Müzesi.

 

İngiltere’deki ilk mimarlık koleksiyonlarının en etkili, en esinlendirici parçaları, muhakkak ki Palladio’nun çizimleri. 18. yüzyıl başında Palladio’nun çizimlerini ele geçiren Mimar Lord Burlington, Londra’daki malikânesini bir Palladio merkezi tarzında düzenler. Önüne de Palladio ile onu İngiliz mimarlığına takdim eden Inigo Jones’un heykellerini diker. Bu girişimler Palladio’yu kültleştiririr ve onun estetiğinin bir anlamda bütün Batı’nın resmî mimarlık estetiği haline gelmesinde önemli rol oynar. Özellikle 19. yüzyılda birçok sanat ve devlet yapısında bir Palladio estetiği okuruz.

Kısacası, sonuçta mimarlık müzeleri, müzeciliğin en temel ilkeleri olan özgünlük, sahihlik (otantisite) ve biriciklik (üniklik) ölçütlerini çiğnemek zorunda. Çünkü mimarlığın temsilleriyle yetinmeye mahkûm. Yani taklitlerle, tasvirlerle vb. İşte mimarlık müzelerine “kâğıt müzeler” denmesi buradan kaynaklanıyor. Peki o zaman “kâğıt müzeler” derken, neleri bunlar arasında saymak gerekir? Örneğin ansiklopedik eskiz defterleri, kitaplar, çizim dosyaları müze değiller mi? 16. yüzyılda Pierro Ligorio’nun kırk ciltlik çizimleri, Piranesi’nin Roma harabelerinin gravürlerinden oluşan Anticita Romane eseri, Pier Gilles’in İstanbul Topografyası, öte yandan Vitrivius ve Alberti’nin kitapları müze sayılmazlar mı? Matrakçı Nasuh’un 1532 tarihli minyatür ve haritaları? Kuşkusuz bütün bu tür ‘koleksiyonlar’ başlı başına birer “kâğıt müze”dirler. Zaten bu eserlerden bir bölümü kendilerini müze olarak tanımlarlar. Örneğin Thomas Browne’un Musaeum Clausum (1684), Richard Dalton’un Museum Greacum et Aegyticum (1751) veya Cassiano del Pozzo’nun yirmi üç ciltlik Museum Chartaceum (Kâğıt Müze) başlıklı eserleri. Bizde de örneğin Sedat Çetintaş’ın Türk Mimari Anıtları rölöveleri önemli bir müze-kitap sayılır. Zaten 1956’da Resim Heykel Müzesi’nde sergilenmiş. Bir başka müze-kitap örneği, Sedat Hakkı’nın Türk Evi çalışmaları.

 

Piranesi, Antichita Romane gravür dizisi kapağı, 460×680 mm, 1784.

 

Matrakçı Nasuh’un İstanbul minyatürü, 1532.

 

Taş Müzeler ve Diğerleri

Bir de taş müzeler var. Bunlar devşirme (spoglia) mimari fragmanlarla inşa edilmiş ve aynı zamanda bunları teşhir eden yapılar. Örneğin, Selçuklu dönemi Konya sur duvarı.  Yine görevli hassa mimarları tarafından özel olarak seçilen antik devşirmelerin sergilendiği Süleymaniye. Ondan da önce Ayasofya.

 

Selçuklu dönemi Konya sur duvarı. Charles Texier, gravür, 1865.

 

Şimdi, mimarlık temsillerinin bu sınırsızlığı çerçevesinde düşününce hangi müze “mimarlık müzesi” değil ki? Maket ve çizimlerin korunduğu kiliseler veya mimarlık okulları neden müze sayılmasın? Şimdi bütün bu karmaşaya, yani mimarlık müzesi ve mimarlık temsilleriyle ilgili bu belirsizliğe, bir de postmodern müzeciliğin esnekliğini, muğlaklığını katın, o zaman bu mimarlık müzesi konusu iyice bulanıklaşıyor. Giderek birçok postmodern müzede, sanat, tasarım ve mimarlık özdeşleşiyor. Örneğin, yakınlarda Roma’da Space sergisiyle açılan, Zaha Hadid’in tasarladığı Maxxi Müzesi. Zaten Maxxi, Bilbao gibi müzeler her şeyden önce kendi mimarlıklarını sergiliyorlar. Yani yapılar, mimarlık, en önce kendi kendinin müzesi; başta kendini teşhir ediyor.

 

Notre Dame Kilisesi’nin maketi.

 

      

Roma, Maxxi Müzesi, mimar: Zaha Hadid.

 

Sonuçta, gerek müze, gerek mimarlık çevresinde tırmanmış olan bu karmaşa, mimarlık müzesiyle ilgili evrensel bir perspektifi engelliyor. Bu nedenle, konuyu mesleğin tarihi üzerinden araştırmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Mesleğin tarihi derken, mimarlık tarihini değil de, daha ziyade mimarın tarihini; ya da mesleğin kendi mezafiziğinin, mimarlığa ait bilgi rejiminin tarihini kastediyorum. Kısacası, mimarlığın müzeleşmesi, mimarlığın meslekleşmesiyle iç içe incelenmeli. Şimdi böyle yaklaşınca, firavun mezarlarından Maxxi’ye kadar uzanan bütün bu tarih içinde, modern müzeciliğin başladığı anda kurulan ve “ilk mimarlık müzesi” olarak anılan Fransız Anıtları Ulusal Müzesi üzerinde durmak oldukça anlamlı görünüyor. Çünkü bu müze, hem mimarlık mesleğinin, hem de müzeciliğin rasyonelleşmesiyle, ‘aydınlanmasıyla’ ilgili önemli bir sahne oluşturuyor. Ayrıca zaman zaman sönük, zaman zaman da ışıltılı geçen tarihi bugünlerde yeniden parlıyor.

 

Mimarlığın Louvre’u

“İlk mimarlık müzesi”nden söz etmem, zamanımızda hemen her konuyu koşullayan “ilkler” edebiyatını anlamlı buluyor olduğumdan değil. Aksine… İlk olmanın anlamı ve neyin “ilk” sayılacağı son derecede göreceli. Nitekim mimarlık müzesi konusunda da, kimi yazarlara göre ilk müze, Mimar Cottingham’ın Gotik koleksiyonunun çekirdeğini oluşturduğu Londra Kraliyet Mimarlık Müzesi. Çünkü 1869 yılında açılan bu müze mimarlık müzesi olarak tasarlanmış ilk yapı ve kapısında da “Mimarlık Müzesi” yazıyor. Bütün Avrupa’da, özellikle de İngitere’de romantizmle birlikte yükselen Gotik canlanmanın merkezi. John Ruskin ve William Morris’in ütopyalarının ve onların önderi olduğu Arts & Crafts hareketinin etkisinde kuruluyor. Ne yazık ki 1935 yılında yıkılıyor.

 

  

Londra Kraliyet Mimarlık Müzesi.

 

Bir “ilk” olarak kabul gören başka bir müze, Moskova’daki Schusev Devlet Mimarlık Müzesi. 1934 yılında Sovyetler Birliği Mimarlar Odası tarafından kurulmuş ve kurucularından biri olan önemli Rus mimarı Schusev’in adını almış.

 

Moskova Schusev Mimarlık Müzesi, 1934.

 

Benim gözümdeyse, ilk mimarlık müzeleri Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının arşivleri, firavun mezarları ve birçok maketin armağan olarak sunulduğu Yunan tapınakları. Modern zamanlara gelince de “ilk”, kanımca sanat tarihinin babası sayılan mimar-ressam Vasari’nin olağanüstü çizim koleksiyonu.

Peki, bütün bu yelpazeye rağmen, neden Fransız Anıtları Müzesi ilk müze diye anılıyor? Çünkü mimarlığın Louvre’u olmayı amaçlıyor bu müze. Ve modern zamanlarda Louvre’dan önce başka kamusal müzeler kurulmuş olmasına rağmen “ilk modern müze” unvanına Louvre sahip. Çünkü Louvre, Fransız Devrimi’nin eseri. Fransız Anıtları Müzesi de öyle. Ayrıca bu müze, Louvre’da başlayan ve Winckelmann tarihinden kaynaklanan, ulusal ekollere dayalı küratoryal disiplini mimarlığa uyguluyor. Bir de, mimarlığın o zamana kadarki koleksiyonlarını oluşturan çizim, maket gibi temsillerine itibar etmeyerek, özgün eserlerin sergileneceği bir atmosfer, bir aura hayal ediyor.

 

Ressam Lenoir’ın Fransız Anıtları Müzesi

Fransız Anıtları Müzesi bir ressamın inadının eseri. Bu ressam Alexandre Lenoir (1761-1839). Lenoir, başarısız bir Kraliyet Akademisi mezunu, o nedenle de Akademi’den hep nefret ediyor. Sanatta ilerleyemeyeceğini fark edince yazarlık yapmaya başlıyor ama onda da tutunamıyor. Sonunda hayatının fırsatını ona Fransız Devrimi sunuyor. 1789 Kasımı’nda, yani Devrim’in hemen ertesinde çıkan bir yasayla kilise malları millîleştiriliyor. Ayrıca Fransa’dan kaçan aristokratların varlıklarına da el konuyor. Bir yandan da eski rejimi (ancien régime) temsil eden eserlere karşı girişilen “devrimci ikonoklazm” birçok mimarlık eserinin tahrip edilmesine ve yağmalanmasına yol açıyor. Bütün bu gelişmelerin sonuçlarıyla baş etmek için bir Anıtlar Kurulu (commission de monuments) örgütleniyor. Kurulun görevi, yasal olarak el konan, veya kısmen göz yumulan yağmalardan ele geçen eserleri yeniden değerlendirmek üzere koruma altına almak. Korunacak eserler Petits-Augustins konventindeki bir depoda toplanıyor ve başına da muhafız, yani küratör olarak Lenoir atanıyor. Depoda birikenler çoğunluk anıt-mezarlar, mezar kitabeleri, heykeller, vitraylar ve kiliselerden ya da soylu malikânelerinden gelen tablolar. Baştan Petits-Augustins, burada toplanan parçaların ayıklanarak, sergilenecek değerde olanların müzelere gönderilmek üzere bekletildiği bir istasyon, bir terminal gibi işlev görüyor. Nitekim kimi tablolar 1793 yılında açılacak Louvre Müzesi’nde sergilenmek üzere baştan ayrılıyor. Ama Lenoir, büyük bir kıskançlıkla sakladığı harabelerinden zamanla bir müze havası yaratmayı beceriyor. Bu amaçla, koleksiyonunu daha yeni yeni ortaya çıkan modern müzeolojinin tasnif ve teşhir kalıplarına sokuyor. Önce eserleri kronolojik bir sıraya koyuyor ve dönemlere ayırıyor. Tasnif sistemine göre eksik olan eserlerin kopyalarını çıkarıyor. Arkadan ayrıntılı bir katalog hazırlıyor.

 

Alexandre Lenoir

 

Lenoir’ın uyguladığı müzeolojik stratejiler tarihsel bir anlatı kurmaya yöneliktir. Amaç, modern Fransız ulusunun ve sanatının antik köklerini aydınlatmaktır. Bunun için, önceden İsa’nın ve hükümdarların hayatını resmeden eserlerin, zirvesinde antik Yunan’ın olduğu ulusal kültürlere göre sınıflandırılması gerekir. Amaç ayrıca, sanatın tanrısal bir yaratı değil de, insani bir yaratı olduğunu göstermektir. Bu nedenle de Lenoir, Fransız büyüklerinin, özellikle de âlim ve yazarlarının müzeyle ilişkilendirilmesine önem verir. Öyle ki, bu işi Molière ve La Fontaine gibi ünlülerin naaşlarının müzeye taşınmasına kadar vardırır. Gene de panteonunda eksik kalanlar bulunursa, onları da kendi sipariş ettiği büstlerle temsil eder: örneğin Winckelmann ve Montaigne. Bütün bu dramaturji, Fransız tarihinin nasıl kaçınılmaz olarak Devrim’e doğru ilerlediğini sahneler. Bu gösteride hakikatin başlıca ölçütü “Devrimci Cumhuriyet”in resmî söylemidir.

Bütün bu çabalar sonucunda Lenoir, Devrim yönetiminin gözüne girmeyi başarır ve 1795 Haziran’ında muhafızı olduğu deponun bir müze olduğu onaylanır:

 

Yurttaş Lenoir’ın Paris’te bir Fransız Anıtları Müzesi kurulması konusundaki raporunu dinleyen Ulusal Konvansiyon’un Kamusal Eğitim Komitesi, Petits-Augustins deposunun bundan böyle Fransız Anıtları Ulusal Müzesi adını alacağını ve bu sayede Paris’te anıtların kronolojik olarak düzenleneceği bir Fransız anıtları müzesi olacağını ilan eder.[1]

 

O tarihte müzede yaklaşık 200 mermer heykel, 350 mermer sütun ve diğer mimari parçalar; ve çoğu Paris çevresindeki kiliselerden gelen 2000’in üzerinde tablo bulunmaktadır.

 

Fransız Anıtları Müzesi Giriş Galerisi, Jean-Baptiste Réville.

 

Fransız Anıtları Müzesi, 13.-16. Yüzyıl Galerisi, Jean-Baptiste Réville.

 

Fransız Anıtları Müzesi, 14.-17. yüzyıl Galerisi, Jean-Baptiste Réville.

 

Harabe deposunun kamusal bir müzeye dönüşmesi sonucu Lenoir Fransa’nın anıtsal mazisini koruyan ve halka mal eden bir millî kahraman haline gelir. Müzesini kurumlaştırarak Cumhuriyet’in kamusal eğitim ve yurttaş terbiyesi yönündeki ideallerini gerçekleştiren Lenoir, bu fırsatla, arasının bozuk olduğu Akademi’ye sataşmaktan geri durmaz: “Biricik eğitim kaynağımız anıtlar, heykeller ve resimlerdir. Artık akademimiz onlardır.”[2] Aslında Devrim yönetimi, bütün İmparatorluk kurumları gibi Akademi’ye de karşıdır. Bu nedenle 1793’te Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi’ni kapatır. Yerine Ecole de Beaux Arts kurulur. Sanat eğitiminin temeli artık Akademi atölyelerindeki eğitim değil, müzelerde sergilenen ustaların asıllarından yapılan kopyalardır. Lenoir’ın müzesi de, sanat eğitiminin bu yeni yasasının koyu bir taraftarı olmasıyla tutmuştur. Bunun heyecanıyla özellikle heykel koleksiyonunun Louvre’la birleşebileceği umuduna kapılır. Onun düşü mimarlığın Louvre’unu kurmaktır, hem de özgün mimarlık eserleriyle. Ama bu düş gerçekleşmez. 1802 yılında çıkan bir yasayla üzerlerindeki baskının kaldırıldığı kiliseler, kendilerinden alınan sanat ve mimarlık eserlerinin geri verilmesini talep ederler. Aynı zamanlarda, hoyrat bir müzeleşme hareketinin azdırdığı yağmacılığa da artık izin verilmez.

19. yüzyılda evrensel ve egemen bir sahne kurma iddiasındaki kolonyalist devlet müzelerinin, tarihî uygarlıkların sanat mirasını ele geçirme tutkusuyla başlattıkları rekabet, tarihte görülmemiş bir yağmacılık furyası başlatır. Fransa, İngiltere, Almanya gibi devletler ve arkadan ABD, dünya üzerindeki egemenliklerini sanatsallaştırma hırsına kapılırlar. Louvre, British Museum, Berlin Müzesi ve Metropolitan gibi “evrensel müzeler” uygarlığı tarihselleştirme yarışına girerler. Antik uygarlıkları kendi kültürlerine mal etmek için inanılmaz bir paylaşım savaşı sürdürürler. Ne var ki, bu barbarlık, zamanla modern korumacılık felsefesini kuracak ciddi bir muhalefet uyandırır. Bu muhalefetin sözcüsü Quatremère de Quincy’dir. Quatremère’e göre yurdundan, ait olduğu yerden sökülerek dolaşıma sokulan bir sanat eseri tarihsel değerini yitirir, fetişleşir ve ticarileşir. Sonuçta Quatremère koleksiyonculuğu lanetler ve müzelerin aslında birer mezarlık olduğunu iddia eder. Ve ona göre, Petits-Augustins, mezarlık-müzenin en sahici örneğidir.

Lenoir’ın sonsuzluk hayali, hem ruhbanın ve soyluların, hem de yağmacılığa direnenlerin muhalefetine dayanamaz. 1816 Nisan’ında, Bourbon Hanedanı’nın restorasyon döneminde çıkan bir yasa, anıtların önceki sahiplerine iade edilmesini karara bağlar. Aynı yılın sonunda Fransız Anıtları Ulusal Müzesi kapatılır ve Müze’nin işgal ettiği yapılar Quatremère’in başında olduğu Ecole des Beaux Arts’a devredilir. Eserlerin bir bölümü geri verilir, bir bölümü 1824’ten başlayarak Louvre’da “Fransız Heykeli Müzesi”ni oluşturan Angoulême Galerisi’nde sergilenmeye başlar, diğer bir bölümü de 1836 yılında Versay Müzesi’ne teslim edilir.

 

Mimar Viollet-le-Duc’ün Fransız Anıtları Müzesi

Lenoir’ın mimarlık evreni sona ermiştir. Ancak bir mimarın, Viollet-le-Duc’ün ellerinde yeniden canlanacaktır. Ve buna da 19. yüzyılda dünyaya meydan okuyan güçlerin emperyal sahnelerini oluşturan “evrensel sergiler” vesile olur. En görkemlileri Paris ve Londra’da düzenlenen “evrensel sergiler” (expositions universelles) veya dünya fuarları, Louvre gibi, British Museum gibi “evrensel müzeler”le aynı rasyoneli paylaşır: modernliğin sergilenmesi. 1800’lerin sonunda açılmaya başlayan tasarım müzeleri de sanat ve sanayinin birlikte sergilendikleri bu dev gösterilerden doğar. Örneğin, ünlü Victoria & Albert Müzesi’nin çekirdeğini, Londra’da Crystal Palace’ta düzenlenen Dünya Sergisi (1851) oluşturur. 1878 ve 1937 yıllarında Paris’te açılan evrensel sergiler de Lenoir’dan miras kalan Fransız Anıtları Müzesi’ni canlandıracaktır.

Canlanmanın mimarı Viollet-le-Duc’tür. Le-Duc, Fransız mimarlığı, mobilya tasarımı ve konut tarihiyle ilgili ansiklopedik kaynakların (sözlüklerin, müze-kitapların) yazarı ve Notre Dame gibi istisnai anıtların restoratörüdür. Gotik hayranıdır ve bu stilin Fransız ulusal stili olduğunu savunur. Vitruvius ve Alberti’den sonra mimarlık dünyasının en büyük son teorisyeni sayılır. Viollet-le-Duc de, Lenoir gibi cumhuriyetçidir ve İmparatorluk estetiğini kuran akademizme karşıdır. Mimari rasyonalizmin ve pozitivizmin babasıdır, ve mimarlığın da, aynı pozitif bilimler gibi deneyimlenerek öğrenildiğini savunur. Bu nedenle 1878 Sergisi için inşa edilen Trocadéro Sarayı’nda, Fransız mimarlığı ile heykel sanatından örneklerin sergilendiği bir müze kurmayı önerir. Paris’teki Musée de la Sculpture Comparée, 1882 yılında, bu önerinin kabul edilmesi üzerine açılır. Bütün bölümleriyle tamamlanması yedi yıl sürer ve bu zaman zarfında birçok mulaj ustası Fransa’ya dağılarak koleksiyona alınacak eserlerin mulajlarını çıkarır. Ayrıca, İtalya, Almanya ve İngiltere’ye de mulaj siparişleri verilir.

 

Trocadéro Sarayı, Paris.

 

Palais de Challiot Paris.

 

Cité

Dünya fuarlarının açıldığı ‘saray’lar çoğunlukla geçici yapılardır. Ne kadar görkemli olurlarsa olsunlar, tek gösterilik dekorlar biçiminde inşa edilirler. Nitekim le-Duc’ün müzesinin açıldığı Trocadéro Sarayı’nın da 1937 Evrensel Sergisi için değişmesi gerekir. Saray yıkılmasa da büyük ölçüde tadil edilir ve klasist stildeki yapıya baştan aşağı Fransız millî üslubu giydirilir. Yeni yapı Palais de Challiot adını alır ve 1937’de Viollet-le-Duc’ün müzesi burada yeniden açılır. Küratör, arkeolog Paul Deschamps’dır. Müze, bir kez daha Lenoir’ın kurduğu müzenin adını alır: Museé National de Monuments Francais. Ancak, İkinci Dünya Savaşı ortamında, yeterli kaynak bulunamadığından düzenli olarak işletilemez. 1995 yılında geçirdiği yangınla birlikte iyice çöker. Ne var ki bu felaket, Müze’ye şimdiki görkemini kazandıran büyük bir hamle yapılmasına yol açar.

Fransız Anıtları Müzesi’nin büyük yangından sonra yeniden canlandırılması, 1994 yılında Venedik’te Palazzo Grassi’de açılan “Brunelleschi’den Michelangelo’ya Rönesans – Mimarlığın Temsili” başlıklı serginin ilerde Paris’e, Palais de Challiot’ya taşınmasıyla başlar. Benim de izleme fırsatı bulduğum bu serginin zenginliğiyle, büyüleyiciliğiyle, düşündürücülüğüyle bence hiçbir mimarlık müzesi yarışamaz. İşte bu serginin yarattığı enerjiyle “Mimarlığın Louvre’u” 2007 yılında Palais de Challiot’da yeniden açılır: Cité de l’Architecture et du Patrimonie (Mimarlık ve Millî Miras Müzesi).

 

     

Sol: “Brunelleschi’den Michelangelo’ya Rönesans- Mimarlığın Temsili”, Palazzo Grassi, Venedik, 1994. Sağ: Cité de l’Architec et du Patrimonie, Paris.

 

Cité de l’Arcitecture üç ana bölümden oluşuyor:

 

1. Fransız anıtsal mimarlığının 12. yüzyıldan 19. yüzyıla kadarki en önemli örneklerinden bire bir kopyaların sergilendiği Viollet-le-Duc Galerisi.

2. Paul Deschamps’nın projesi olan, Fransız duvar resmi ve vitray sanatı galerisi. Bu galeri, Ortaçağ ve Rönesans dönemlerine ait, kopyaları 1937-1970 yılları arasında çıkarılmış olan eserleri derliyor.

3. Sanayi Devrimi’nden başlayıp bugüne kadar gelen döneme ait modern ve çağdaş mimarlık galerisi. Bu galeride birçok maketin yanı sıra, Le Corbusier’in Marsilya’da 1952’de yapılan ünlü Cité Radieuse apartmanından bir dairenin tam ölçekli kopyası da bulunuyor. Ayrıca birçok ekrandan türlü türlü mimarlık fotoğrafları, çizimleri ve bilgileri sunuluyor. Koleksiyon sergilerinin yanı sıra Cité başka birçok etkinliğe de yer veriyor: geçici sergiler, miras ve koruma dersleri (Ecole de Challiot), mimarlık kitaplığı, konferanslar, sempozyumlar.

İki yüzyıldan fazla süren bir inat ve sebat sonucunda Lenoir’ın hayalini gerçekleştirmiş gibi görünen 21.000 metrekarelik bu dev müze, Fransa’nın ve Fransız sanatının büyüklüğüne adanmış. Tıpkı Mussolini’nin Roma’yı yüceltmek için kurduğu dev sergi gibi. Mussolini kendisini ilk Roma imparatoru Augustus’la kıyaslamak amacıyla 1937 yılında antik Roma mimarlığının görkemini canlandıran büyük bir kopya, fragman ve maket sergisi açıyor. Bu sergi şimdi bir mimarlık müzesi. Kanımca bu tür “millî ihtişam” dramaları küresellik döneminde artık etkilerini yitirdi. Örneğin Cité, şimdi daha ziyade mimarlığın dekorunu oluşturduğu bir tiyatroyu, bir gösteriyi andırıyor. Kopyaların yapıldığı alçı yığınlarından, cam parçalarından, boya lekelerinden oluşan koca bir brikolaj. Ne mimarlığı, ne de tarihi gösteriyor. Mimarlığın ve insanlığın hayatıyla bir ilgisi yok. Sahte bir güç ve zenginlik teşhiri. Hakiki anlamıyla baştan aşağıya bir simülasyon. Kopya katedral fragmanlarından çatılmış bir zamane katedrali!

 

  

Sol: Cité, boş, ölü bir heykel mulajı. Sağ:  Cité, mimari mulaj karkası.

 

Şair Valéry, müzelerin sanatın hayatını elinden alarak, onu görüntülerinde öldürdüğünü yazar. Tuhaf ama, Cité’nin girişinde de Valéry’den bir alıntı okuruz: “Ben bir mezar mıyım, yoksa bir hazine mi?”

 

Kaynaklar:

Artun, Ali. Tarih Sahneleri – Sanat Müzeleri: Müze ve Modernlik (İstanbul: İletişim Yayınları SanatHayat dizisi, 2006).

Boime, Albert. The Academy (Londra: Phaidon, 1971).

Cité-Le Guide du Visiteur (Paris: Le Moniteur, 2007).

de Mazieres, François. “Cité de l’Architecture et du Patrimonie”, Connaissance des Arts, no. 335/1.

Erder, Cevat. Tarihi Çevre Kaygısı (Ankara: ODTÜ Mimalık Fakültesi, 1971).

Ficacci, Luigi. Piranesi – The Etchings (Köln: Tachen).

Harris, John. “Storehouses of Knowledge: The Origins of the Contemporary Architectural Museum”, Canadian Centre for Architecture: Building and Gardens içinde (Montréal: CCA, 1992).

Knox, Tim. Sir John Soane’s Museum London (Londra: Merrell, 2008).

Kuban, Doğan. İstanbul – Bir Kent Tarihi (İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, 1996).

McClellan, Andrew. Inventing the Louvre (Berkeley: University of California Press,1999); ve The Art Museum from Boulée to Bilbao (Berkeley: University of California Press, 2008).

Paini, Dominique. “Academia: Reproduction, Conservation, Transmission”, Academia-Qui es-tu içinde (Paris: l’Ecole nationale supérieure des Beaux arts, 2008).

Szambien, Werner. Le Musée d’Architecture (Paris: Picard, 1988).

 

Mümkün Olmayan Müze: Müzeler ne Gösteriyor? içinde (İstanbul: İletişim Yayınları Sanat-Hayat dizisi, 2017) s. 101-125.

 


[1] Andrew McClellan, Inventing the Louvre: Art, Politics and the Origins of the Modern Museum in 18th Century Paris (Berkeley: University of California Press, 1999) s. 165

[2] A.g.e., s. 167.

müze, mimarlık

Theme Proposal // Arch402

City Museum of Istanbul // do we have it?

Today, the city museums are a forum area in modern sense which belong to citizens.

Social history and urban history are now increasingly in the study area of ​​the city’s museums with all its elements.

Every theme of the city that concerns the human is entered into the work area of the city museums. Social history and Urban History are increasingly in the working area of the city museums with all its elements.

*questionable fame of city museum : Topçu Kışlası — Gezi Resistance — Istanbul City Museum

We learned from that the museum will be stuffed into a barracks in a replica by destroying the park / Topçu Kışlası

All this method and style, the content of the Istanbul City Museum and it will be presented after the realization of it naturally creates a concern for all of us.

http://www.arkitera.com/haber/18092/istanbulun-kent-muzesi-projesi

http://www.arkitera.com/haber/21383/gezi-direnisinin-oncesi-ve-sonrasi

-Architecture + Urbanism / collective memory, dynamism of Istanbul history at that period, finding cultural and architectural identitiy

-Imagination + Utopia / entegrating citizens and city museum under the concept of history of architectural evoluation 

-Entertainment + Visuality / range of user, high-tech

 

Screen Shot 2018-03-20 at 01.28.36Screen Shot 2018-03-20 at 01.28.47

 

Case#3

KRIS YAO | ARTECH Wins Competition to Design New Taipei City Museum of Art

Taipei, Taiwan

meaningful and grand in historical, cultural and geographical features. The building will fuse the local landscape and cultural imagery with an architectural vision to form a new sustainable architectural work.

The characteristic exterior look of New Taipei Museum of Art is composed of vertical structural tubes of different heights.  This vertically linear elevation concept is derived from the blurry beauty of reeds calmly swaying in the wind, and is an expression of the visual illusions, which are unpredictable and ever-changing. Through the design of the new museum of art, the architect, Kris Yao, wishes to create a “place” that would be embraced by the people, and create future memories that can be shared by the citizens.

 

socialhub/Users/macbookpro/Desktop/402/maps/galatason.dwg/Users/macbookpro/Desktop/402/maps/galatason.dwg

then + now : Architecture in Istanbul

http://www.theguideistanbul.com/article/then-now-architecture-istanbul

Hüzün is one of those characteristically Turkish and almost untranslatable words. It means a sort of melancholy caused by a feeling of loss mixed with hopefulness. Orhan Pamuk talks about it at length in his memoir, ‘Istanbul.’ The feeling is something palpable, something that both visitors and locals feel when here, and it is part of the alchemic mixture of moods and sentiments and intangibles that makes Istanbul the mythic mystery it has been for thousands of years. Part of this is due to its being anchored on two continents, part is due to its long history and its rises and falls from grace and grandeur. And, there’s nothing better to perpetuate this emotion than constant reminders of the things Istanbulites cannot escape: our cityscape, and the buildings, new and old, that form the backdrop to our daily life. The structures in Istanbul are the bearers of hüzün, the grounded proclamations of what Istanbul once was, and what Istanbul is, the embodiments of change and nostalgia.

 

While it’s nearly impossible to talk about Istanbul’s architecture in brief, here we will talk about structures (one old with one new together) that characterize this sentiment which pervades the city’s mystique; the visible elements that embody and perpetuate the feeling, and that both are the cause and cure of it.

 

 

OLD CITY WALLS AND THE BOSPHORUS BRIDGE

 

Hugging Istanbul’s old city, the city’s land walls were constructed in the beginning of the fifth century, meant to demarcate and protect the then-capital of the Holy Roman Empire, Constantinople. The walls had gone through several iterations before Emperor Theodosius II, under threat from Atilla the Hun, and fresh from the devastating earthquake of 447 AD, gave Constantine, Prefect of the East, orders to rebuild them. In less than two months the walls were rebuilt – an impressive feat in terms of construction time and fortification. They were the most advanced military walls of their time, and probably would have kept the city safe indefinitely, had cannons and modern warfare not become a reality; Atilla the Hun himself and his army could not enter the city, and went on to pillage and destroy much of the western Holy Roman Empire instead.

 

Years went by, and attacks, earthquakes, floods, fires and pomp and circumstance decorate the story of Istanbul’s city walls until, in 1453, Byzantium saw its end, and the Ottoman Turks took their turn. Their conquest was, not surprisingly, because of a weak point found in the walls protecting the city. Afterwards, Sultan Mehmet II took reign, and the Ottoman Era began with Constantinople at its center. Although in relative ruins today, parts of the ancient city walls are still visible and some are even walkable, hundreds of years after they were built, still proudly declaring this history.

 

Possessiveness, fear, strength and loss are annunciated from these walls, and it’s not hard to see why: no army in history, having made it past them, could bring themselves to leave. The beauty and importance of Istanbul, throughout time, is made evident by such a structure, and acts as a constant (although crumbling) reminder of how lucky its people are to live in such a place. So, with loss is hopefulness, and with the Ottoman Turks’ destruction of the wall began the reign of Constantinople as the capital of the Ottoman Empire.

 

As the walls became less militarily important over time it simply became part of the landscape, acting as a sort of literal sign of the Ottoman Era’s gradual demise. The walls, like the memories of Ottoman past, and the Bosphorus, are an essential part of Istanbul and its history. The Ottoman Empire officially saw its end in 1923.

 

Fast forward to 1973, when, to celebrate the 50th year of the founding of the Republic of Turkey, the Boğaziçi Köprüsü, (also called the First Bridge or the Bosphorus Bridge), opened for public use, connecting Ortaköy and Beylerbeyi. While the remaining pieces of the ancient walls are reminders of the preciousness of Istanbul, its history, its formidable past, how it was once the political and cultural center of world, and how it was once the city to be taken, the Bosphorus Bridge represents the hopeful side of Istanbul’s hüzün. A suspension bridge, and the first bridge in the world connecting continents, it also represents the expansion of the city. No more are walls necessary or wanted to enclose and protect the city of Istanbul. Instead, the openness and accessibility of the bridge reflect a new norm in terms of reaching relevance as a world capital yet again, just as it had been at the time of Sultan Mehmet II.

 

 

TOPKAPI PALACE AND DOLMABAHÇE PALACE

 

As the walls succumbed to Sultan Mehmet II, Constantinople got a new breath of life from its new leaders, and in 1459, perched atop one of Istanbul’s seven hills, Topkapı Palace (originally called the New Palace), began to be constructed. Home to Ottoman Era sultans and courts, harems and courtyards, educational facilities and a beautiful park for almost four centuries, Topkapı Palace was, and still is, the living representation of Ottoman opulence and power. While the Palace is now designated as a museum (with a rich collection of paintings, porcelains, miniatures, holy relics, antique weaponry, and clothing) it’s more than just that; Topkapı Palace’s silhouette from the shores of the Bosphorus, and from within its own walls, are a reminder of the city’s Ottoman past. Parts of the palace bear a resemblance to Ottoman Era circular tents, which in the past were a necessary shelter for the empire’s more nomadic times, before it settled finally in Istanbul and into greatness. Now the tent-like structures are sturdy and lasting, and declare the end of movement, and the beginning of the longest-lasting and most powerful of the Turkish empires.

 

A little bit gothic, part arabesque, but really just simply and distinctly Ottoman, Topkapı Palace represents both loss and hope for the future, even in its construction; in its prime, the palace was a bearer of hüzün because, despite several devastating fires and earthquakes, it was rebuilt, bigger and better. Then, in 1856, the government moved to Dolmabahçe Palace (which literally translates to ‘stuffed garden’), still the biggest palace in Turkey today.

 

Dolmabahçe Palace was designed by architect Garibet Balyan, member of the Armenian dynasty of Ottoman era imperial architects. The Balyan family served under nine sultans, and is known to have designed some of the most important buildings of their respective times. The move to the shores of the Bosphorus, outside of the old city walls, and into this Baroque and Grand European-style palace, is a bitter-sweet, hüzün-filled reality.

 

The move was the beginning of the downfall of the Ottoman Empire, but it also represents the steps towards Europeanization, both figuratively and literally in its architectural elements, as well as the move towards modernization which ultimately fed the founding of the Republic of Turkey. Now Dolmabahçe Palace sits nestled next to the Bosphorus, a reminder to Istanbul’s people of the legacy of Mustafa Kemal Atatürk (the Republic’s founder), mixed with the foggy feeling associated with the modernization of Turkey, and the good and bad sentiments that come with that.

 

 

SÜLEYMANİYE MOSQUE AND ŞAKİRİN MOSQUE

 

Of all the great people in Turkey’s history, Mimar Sinan (Sinan the Architect) is one of our heroes. A true genius of engineering and style, Sinan was born the son of a stonemason and died the greatest architect of the Ottoman era, revered in his life as greatly as he is now. Sinan is buried beside Sultan Süleyman, (Süleyman the Magnificent), for whom he built the Süleymaniye Mosque, his greatest achievement and the largest mosque complex in Istanbul, even today.

 

To rival the long-standing and imposing Hagia Sophia, which was originally a Byzantine church and later converted to a mosque, Sinan’s Süleymaniye Mosque saw its first stone laid in 1550 and was finished by 1558. Taking notes from the incredible architectural advancements of the Hagia Sophia and from Renaissance architectects working out of the West, Sinan, in order to legitimize himself, the Sultan, and the mosque itself, aimed to build a taller, bigger, and more impressive structure than its neighbor, the Hagia Sophia. And that’s just what he did.

 

For Istanbulites, the Süleymaniye Mosque is the true gem of the old city skyline. More so than Hagia Sophia, and the ‘Blue Mosque,’ it is Süleymaniye that truly represents Istanbul’s favorite architect, and the height of Ottoman greatness in the city. Sinan is the Michelangelo of the East, (he even helped design the Taj Mahal), and was the court’s resident architect and civil engineer for the span of three different Sultan’s reigning periods. A true story of bottom to top success, Sinan’s life’s work and legacy reek of possibilities.

 

Then there is the fact that the building is made for God and the worship of God. This beautiful, massive, architecturally stunning structure is one of many from which emanate the haunting call of the müezzin. No matter your native tongue or your religion, no matter if local or visitor, these are the embodying sounds of hüzün… nothing is more simultaneously melancholy and hopeful than a communal call to prayer. Nowhere in Istanbul will you be out of earshot of the call, and no building is more synonymous with this city’s beautiful and fervent religiosity, and the Ottomans’ role in that, than the Süleymaniye Mosque.

 

Jump to 2009 when Şakirin Mosque opened in Üsküdar, nearly 500 years after Süleymaniye. A mosque, still, with all the necessary elements to make it so: minarets, minbar, mihrab, domes, prayer halls, etc., but Şakirin Camii is modern, and it’s more representative of today’s Istanbul.

 

On the Asian side, far from the center of the old city, Şakirin is the first mosque in the world in which the interior was designed by a woman: Zeynep Fadıllıoğlu. A modern masterpiece, the exterior of the mosque also speaks to Istanbul’s modernization. Designed by architect Hüsrev Tayla, the shell of the mosque has metal elements with minimal, dark stoneware and acts as a sort of see-saw to the airiness created by Fadıllıoğlu in the interior.

 

With a beautiful turquoise and gold mihrab, inspired by Seljuk patterns, (which are also reflected in the wrought-iron grills on the windows), and a large and breathtaking asymmetrical chandelier, the subtle details of Şakirin mosque, when compared to most other mosques in the city, are what makes it stand out. The prayer space for women, typically closed off, is a beautiful balcony only separated by design details that do not read as exclusive, but rather give women worshippers a beautiful and unique perspective on the mosque. Şakirin also only has two minarets (mosques with four minarets are mosques that were built for or in the name of a Sultan). So, even in its birth and in its reason to be, it is far from the Istanbul of Sultans and Ottoman rule; instead, it is a representation of contemporary Istanbul and contemporary worship.

 

 

GRAND BAZAAR AND KANYON

 

Kapalıçarşı (or the Grand Bazaar) was just named the most-visited tourist attraction in the world by Time Magazine. It’s the oldest and biggest marketplace in the world, first formed during Ottoman times, and astonishingly still as active today, over 500 years later. Just like Topkapı Palace, the Grand Bazaar came to be during Sultan Mehmet II’s reign. It was the hub for Mediterranean trade for years, and was also an essential place for Istanbulites to socialize. It was one of few places where women could go easily and unchaperoned, and the only place where one could catch a glimpse of the members of the Sultans harem or court, and was therefore a major center for the city’s trade in goods and ideas.

 

With a mosque, inns, shops selling textiles, gems, shoes, spices and really all kinds of goods that one could imagine, the Grand Bazaar exists today in much the same way it did all those years ago. With designated areas for certain products, the Grand Bazaar is a beautiful nightmare in today’s competitors’ and advertisers’ eyes. One store after the other is selling the same thing. It is here, because of this fact, pazarlık ediyoruz, we bargain, we threaten to move next door to buy that very same scarf. The impressive thing about the Grand Bazaar is of course its age, and its size, but mostly what makes it so magnificent is the non-architectural elements, the cultural, sociological things that make it truly one of a kind, and make you feel like you’re time travelling. It’s rare to find a place so commercial that feels so indescribably natural, that unquestionably makes sense. The labyrinth that is the Grand Bazaar is a walking tour of hüzün, it is the tit-for-tat, banter-full, ancient-with-brand new, maze-like mess that is Istanbul, made microcosmic. The Grand Bazaar is open Mon-Sat from 8:30am-7:30pm.

 

A half hour metro ride to Levent from the Old City on the M2 will bring you to Kanyon. An open air mall, with residential and commercial towers attached, Kanyon is a representation of the social, commercial, and cultural Istanbul of today, just as the Grand Bazaar once was. Beautifully designed, with many architectural elements that seem to directly reference bazaar-like structures, Kanyon is modern luxury and contemporary appeal.

 

If you speak to locals here, you’ll be hard-pressed to meet any native Istanbulite that didn’t use shopping malls as their social watering hole growing up. This is what you’ll see in a mall like Kanyon, one of the city’s most beautiful and most preferred -with the social structures of the city all in one place and all at once, in the same way that the Grand Bazaar would have been before the throngs of visitors made it the world’s most visited place. The modernization and commercialization of Turkey, and of Istanbul more accurately, is also seen here. So, yet again, hüzün creeps in, unwittingly or not. Advertisements, few competitors, strict price tags, and food courts are a far cry from the Grand Bazaar’s charm, yet convenience, luxury, and modernization are afoot, and Turkey’s economy is booming… Kanyon is open from 10:00am-10:00pm

 

 

Istanbul’s Alternative Museums

  1. Rezan Has Museum

The Rezan Has Museum is located in a building that used to be the Cibali Tobacco Processing and Cigarette Factory, which has now been converted into Kadir Has University. The main attractions of the museum are a Byzantine cistern called the Karanlık Çeşme, and the ruins of an Ottoman-hamam, both of which constitute most of the museum. The permanent exhibition here consists of artifacts dating from the Neolithic to the Seljuk periods.

2. Yıldız Palace Museum

The main construction was started during the reign of Sultan Abdulhamid II, and the pavilion was called Saray-i Humayun (Central Palace). Throughout this period, buildings for the Sultan’s private use, as well as repair and carpenter’s shops, theaters, museums and more were added to the structure.

 

http://www.theguideistanbul.com/article/istanbuls-alternative-museums

http://www.theguideistanbul.com/article/moving-museum-istanbul

 

Arch402— Museum Project in İstanbul

// A history museum dedicated to the 19th century

Keywords of a museum :

*preservation

*representation of a collection

*permanent and contemporary memury of the city

•19th century of İstanbul //

Industrilization and colonization are important terms for that era.

Modernization and westernization in art and architecture : role model is usually french works.